6 Temmuz 2015 Pazartesi

Söylesem Tesiri Yok, Sussam Gönül Razı Değil


Tesadüf desem olmuyor, demesem yine olmuyor. İnsan ister istemez mide bulantısı yaşıyor; çünkü insan insanlığından utandığında yapabildiği tek şey bu oluyor.


22 yıl önce 2 Temmuz 1993 (bu arada 1993 yılı inanılmaz karanlık ve faili meçhul dolu bir yıldı.) günü 37 "canın" (35 diyen var, 33 diyen var hala yanan insan sayısı ile ilgili bile spekülasyonlar var.) "Allahu Ekber" nidalarıyla diri diri yakıldığı Türkiye'nin yakın geçmişindeki en felaket olaylardan biri yaşanmıştı. 2012 Mart ayında olay ve failleri "Zaman Aşımına" uğradığında da "Hayırlı olsun" diyecek kadar küçülenler oldu. Ve biz hala onlara "Devlet Büyüğü" diyoruz, asıl acı olan da bu.


Sivas Madımak Katliam'ını Alevilere endekslemek ve hatta Alevileri Ateist ilan etmek "bilmeyen" ve "ayrıştıranlar" için çok kolaydı. Sizin orucunuz, bizim peygamberimiz, onun zekatı, bizim kurbanımız, senin Muharremin, onun namazı, senin camiin, benim cem evim... Bu böyle sürüp giden utanç verici bir ayrımdı. Siyasi olarak, dini olarak, zihnen, bedenen, kalben her türlü ayrışmış haldeydik. (ki hala daha öyleyiz.) "Sol-sağ" diye başlayan cümlelerin devamı mutlaka "Alevi-Sünni" olarak devam ederdi. İnsanlar birbirini düşünüyor diye öldürmeyi normal saydı veya Ramazan'da su içeni dövmeyi, yemek yiyenin kafasına mermer atmayı. Ramazan'da dövülenin savunmasının da şu yönde olması muhtemeldi: "Sıkıyorsa Muharrem tut da susuzluk neymiş gör Yezid!" Ve sonuç yine tartışma, yine bölünme, yine kavga...

Yanmanın, ölmenin dini olmayacağını anlamak için dahi mi olmak lazım, bilemiyorum.


Ve en anlamadığım şeylerden biri de "Kıyaslama" sanırım. Doğu Türkistan'da Türklere yapılan "zulümler" ile LGTBi Onur Yürüşünde polisin müdahalesini bir tutmak (Ve neden Ramazan'da yürüdüler gibi değişik sorular sormak); Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan'ı Doğu'da şehit düşen askerlerle "kıyaslayıp", o isimlere terörist demek; bir kaç ağaç için goygoy yapıldığını iddia edip, orada ölen, yaralananları gereksiz bulmak; Van'daki depremde "PKK'lılar öldü, oh olsun." demek ile Düzce'deki depremde "Kafirler öldü." demek arasındaki yedi fark(!) derken örnekler uzar gider.


Ne tesadüftür ki son zamanlarda yaşananlar da tam da verdiğim örnekler gibi. Bir kere halkın iradesi ile seçilmiş bir mecliste iki taraftan biri diğerini flu gördüğünü yok saydığını söylüyorsa ortada hakikaten bir tuhaflık vardır. İşin yine tuhaf yanlarından biri de iki tarafın da eşit şekilde temsil hakkının olması. (yani milletvekilleri sayıları eşit.) Aynı flucu kesim, meydanlarda bas bas bağırdıkları insanlarla iş birliği yapıp, "Aileleri şehit maaşı alsın diye intihar ediyorlar." diyen bir Milli Savunma Bakanını(!) nasıl Meclis Başkanı seçiyorlar anlayamıyorum... Ve bunun tam da 2 Temmuz'da oluşunun manidarlığı, her zamanki Türk Paranoyaklığı(m) olsa gerek. Çünkü düşünüyorum, bunca yıldır seçim görüyorum, hayatımda bu kadar "siyasi" bir hava gördüğümü hatırlamıyorum. Olası koalisyon senaryolarına da bakınca umudum tükeniyor. Herkes alicengiz oyunu, alengir peşinde çünkü. Ve 45 gün sonra yeniden seçime gidersek mali bir intihar kapımızda demektir.


Aynı anda komşumuz Yunanistan'da "AB Kemer Sıkma Politikaları" için referandum yapıldı. Başbakan Çipras, "Eğer evet çıkarsa istifa ederim." diyecek kadar da iddialıydı. Nitekim -resmi olmayan sonuçlara göre- halkın %60'ı "Hayır" dedi. Şimdi olacaklar belki bizi de etkileyecek. Ki artık Yunanistan için hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.


Kısaca, söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.


Saygılar efendim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder